16 Ara 2009

Mustafa Necati Bey Kimdir ve Eğitim Dünyamıza Katkıları



1894'te İzmir'de doğan Necati Bey 1914'te İstanbul Hukuk Mektebi'ni bitirdi.İzmir'de kız ve erkek öğretmen okullarında öğretmenlik yaptı.1915-1918 arasında kurucusu olduğu Özel Şark Mektebi'nin müdürlüğünü üstlendi.İzmir-Aydın Demiryolu Şirketi'nin hukuk müşavirliğinde bulundu.İzmir'in Yunanlılar tarafından işgali üzerine İzmir ve Balıkesir yöresinde silahlı direnişe katıldı;Balıkesir'de yayımlanan İzmir'e Doğru gazetesini çıkardı.1920'de açılan TBMM'ye Saruhan milletvekili olarak girdi;Sivas İstiklal Mahkemesi'nde üye,Kastamonu İstiklal Mahkemesi'nde başkan olarak görev yaptı.1923 ve 1927 seçimlerinde İzmir milletvekili seçilen Necati Bey;Mübadele,İmar-ı İskan (1923-24),Adliye (1924) Bakanlıklarında bulundu.1925'te atandığı Milli Eğitim Bakanlığını ölümüne dek sürdürdü.M..Eğt.Bakanı olarak Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun uygulanmasına öncülük etti; yeni Türk Harflerinin kabul edilmesinde etkili oldu ve yaygınlaşması için yoğun çaba harcadı

Read more...

15 Ara 2009

Bergama Kütüphanesi ve Bergama Kağıdı Parşömen

Bergama Kralı 1. Attalos tarafından M.Ö. 198 yılında yaptırılan Bergama Kütüphanesi'nde tam 200 bin cilt kitap bulunuyordu. Antik Çağ'da, Mısır'daki ünlü İskenderiye Kütüphanesi ile yarışan Bergama Kütüphanesi’nde dönemin ünlü düşünür ve bilim adamları Parmenides, Galenos ve Archesilaos yetişmiştir.



Bergama Kütüphanesi'nin zenginliği bir süre sonra Mısırlıları kıskandırmaya başlamış, bu nedenle papirüsün Bergama'ya ihracını yasaklamışlardır. Bunun üzerine Bergamalılar, oğlak derisinden parşomeni icat etmişlerdir. Bu deriye, Bergama'nın latince söylenişi olarak Parşömen denilmiştir. Böylece Bergama, kitabı ve dolayısıyla fikirleri sonsuza taşımayı başarmıştır.Ancak ne yazık ki, bir yangın sonucu bu görkemli kütüphane kül olup gitmiştir. Akropol’de, kütüphanenin duvarlarını görmek mümkündür. Bergama Kütüphanesi’nin Romalı Antonios tarafından Mısır Kraliçesi Kleopatra’ya hediye edildiği de söylenir.  

Read more...

01 Kas 2009

Muhammet Akdiş'in Kısa Özgeçmişi

Muhammet Akdiş,1957 yılında Afyon'un Başmakçı İlçesinde dünyaya geldi.1978 yılında Ankara Ticaret ve Turizm Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdikten sonra 4 yıl Bafra Ticaret Lisesinde Meslek Dersleri Öğretmeni olarak görev yaptı. 1982 yılında girdiği Maliye ve Gümrük
Bakanlığı Vergi Denetmenliği görevini İzmir ve Antalya illerinde Üniversiteye intisap ettiği 1993 yılına kadar sürdürdü.Bu yıldan itibaren de sırası ile Afyon Kocatepe Üniversitesi ve Pamukkale Üniversitesi'nde çalıştı. 1992 yılında Doktor, 1995 yılında Doçent, 2002 yılında da Profesör oldu. Halen Pamukkale Üniversitesi İİBF'nde görev yapmakta olup evlidir.

Read more...

25 Eki 2009

Domuz Gribi Nedir?-Domuz Gribinin (A/H1N1) Belirtileri Nelerdir?

Domuz gribi nedir?
Domuz gribi, A (H1N1) tipi virüsten kaynaklanan, insanlarda hastalığa yol açan viral bir hastalıktır. Hastalık ilk kez Meksika ve ABD’de görülmüş ve daha sonra birçok ülkeye yayılmıştır.
Bu yeni H1N1 virüsü neden” domuz gribi olarak adlandırılmaktadır?
Bu virüse “ domuz gribi” denmesinin sebebi, domuzlar arasında görülen grip virüslerine çok benzediğinin gösterilmiş olmasıdır. Bu yeni virüs insan, domuz ve kuş virüslerinin bir karışımıdır.
Domuz gribi (A/H1N1) virüsü bulaşıcı mıdır?
Domuz gribi A(H1N1) virüsü bulaşıcıdır ve insandan insana geçmektedir.
Domuz gribinin (A/H1N1) belirtileri nelerdir?
Domuz gribinin belirtileri, insanlarda görülen grip belirtilerine benzerdir. Bunlar:
Ateş,
Öksürük,
Boğaz ağrısı,
Yaygın vücut ağrısı,
Baş ağrısı,
Üşüme ve
Yorgunluk
gibi belirtileri içermektedir. Bazı vakalarda kusma ve ishal de görülebilmektedir.
Domuz gribi (A/H1N1) nasıl bulaşmaktadır?
Domuz gribinin de yine mevsimsel griple aynı şekilde yayıldığı düşünülmektedir. Grip virüsleri insandan insana öksürük ve hapşırma yoluyla bulaşmaktadır. Grip virüsü bulaşan bir yere dokunulduktan sonra, eller ağız ya da buruna götürüldüğünde de hastalık bulaşabilir.

Read more...

22 Eki 2009

Douglas Blackmon-Köleliğin Kirli Tarihi

Köleliğin kirli tarihi (hazırlayan = AHMET KURUCAN )
Douglas Blackmon, Wall Street Journal gazetesinin Atlanta büro şefi. Amerikan toplumu, ırk ve ekonomi alanlarında yazdığı yazılarla tanınıyor. Blackmon’ın geçtiğimiz günlerde yeni bir kitabı yayımlandı: Slavery by Another Name (Başka Bir İsimle Kölelik).

Kitabın kapağında hiçbir şey yok, sadece simsiyah bir zemin. Bence enfes bir tercih. Çünkü siyah; gözyaşı, trajedi, drama, ayrılık, zulüm, ölüm vb. insan ve toplum hayatında etkileri asırlarca, nesillerce devam eden hüzünlü hadiselere işaret ediyor.

Kitabın ismine bakınca, kitabın eski dönem değil “yeni dönem” kölelikten bahsettiği gibi bir kanaate kapılıyor insan. Eski dönem kölelik mâlum; insanların bir eşya gibi alınıp satıldığı, karın tokluğuna alabildiğine ağır işlerde çalıştırıldığı, insanlık tarihinin en karanlık, en utandırıcı dönemleri. Yeni dönem kölelikte ise kurbanlar yine aynı ama hâkim aktörlerde değişiklik var; dünün toprak ağaları, zengin derebeyleri, dağ ve şehir eşkıyaları yerini güçlü şirketlere hatta devletlere bırakmış. Afrika’dan Asya’ya son iki-üç asırdır Batı hegemonyasının altında inim inim inleyen kitleleri gözünüzün önüne getirirseniz ne demek istediğimizi daha net anlayabilirsiniz. Kaybedenlerin üçüncü dünya ülkelerinin, gelişmekte olan ülkelerin -Garaudy’nin tespitiyle “geliştirilmemiş ülke”- insanlarının olduğu, kazananınsa haksız dahi olsa güçlü devletler, silah ve petrol sanayiini elinde tutan şirketler olduğu bir dünya.

Zencilerin ABD’si

Dört yüzü aşkın sayfalık kitabın içine dalıp yolculuğa başladığınızda başka bir manzara ile karşılaşıyorsunuz; yazar, ABD tarihinin “kayıp parçası”(missing part) ile okurlarını yüzleştiriyor. Yakın geçmiş, ABD tarihinde yaşanan ama gerektiği ölçüde ABD ve dünya kamuoyunda yer ve yankı bulmayan gerçeklerle insanların tanışmasını sağlıyor. Nedir o? Afrika’dan gemilerle özgürlük ülkesine (!) taşınan ve bu ülkenin kalkınmasında inkar edilemeyecek iş gücü/emek katkıları olan zenciler. Bugün ülkeyi bir ağ gibi ören ve hemen herkesi büyüleyen karayollarından demiryollarına, sanayileşme dönemi kalkınmışlığının motoru olan fabrikalardan yine herkesi kendine hayran hayran baktıran yerleşim yerlerine kadar her yerde alın teri olan zenciler.

Oldum olası dramları sevmem. Küçüklüğümde bile sonu mutsuzlukla, hüzünle, gözyaşı ile biten Yeşilçam filmlerini seyretmezdim. Ama bu kitabı sevdim; sevdim zira bu kitapta ABD tarihinin bulmacasındaki kayıp parçayı buldum. Kitap bu ülkeyi, bu ülkenin kültürünü, beyazların zencilere bakış açısındaki farklılığı daha iyi anlamama vesile oldu. En basitinden Barak Obama’nın başkanlık adaylığı bağlamında ülkede yaşanan tartışmaların, zenci canibindeki heyecan, beyazlar canibindeki korku dolu endişenin kökenlerini kavrama imkânı sundu bana.

Kitap, roman üslubuyla kaleme alınmış ama kurgu değil. Konusunu gerçek hayattan alıyor. 1908 yılında Green Cottenham adlı bir zencinin haksız yere serserilik suçundan tutuklanıp polis ve adalet sisteminin işbirliği ile kömür madenine nasıl satıldığını anlatarak başlıyor ve onun ölümüne kadar uzanıyor. Sadece o mu? Hayır. Cottenham gibi, onun kader arkadaşları olan yüzler, binler rakamlarla yer alıyor kitapta. Tezgah oldukça güzel kurulmuş: Özellikle güney eyaletlerinde, başka bir tabirle meşhur “Bible Belt”e bedel “Black Belt” (Zenci Kuşağı) denilen eyaletlere çevrili alanda. Zenciler tahriklerle suç işlemeye teşvik ediliyor. Polis gelip tutukluyor, hâkim karşısına çıkarılıyorlar, hapis cezası veya fidye takdir ediliyor. Zenci hapse girerse mahkûm olarak çalışıyor, fidye kararını kabullenirse fidyesini veren şahsın emrinde çalışıyor. Mahkûm açısından değişen bir şey yok: eninde sonunda çalışacak. Bu tezgahtaki asıl amaç ne? Gayet açık; ucuz iş gücü. Nerelerde? Kömür madenlerinden karayollarına, çiftliklerden fabrikalara, limanlardan demiryollarından ormanlara kadar her yerde.

Şu anekdot mahkeme kayıtlarından alınmış örneğin:

“Bir Beyaz Amerikalı, zenci bir işçisinden şikayetçi olur. Hâkim karşısına çıkarlar.

Hâkim: Ne ile suçluyorsun bunu?

Davacı: İş sözleşmesine muhalif hareket ediyor.

Hâkim: Şahidin var mı?

Davacı: Sözleşmem yanımda.

Hâkim sözleşmeye göz ucu ile bakar ve hükmünü hemen açıklar: ‘Bir yıl hapis veya yüz dolar.’

Davacı 100 doları mahkemeye öder ve zenciyi bir yıl bedava çalıştırmak üzere elinden tutup çiftliğine götürür.”

Yazar bu anektodu anlattıktan sonra şu yorumu yapıyor; “Bu türlü düzmecelerde hâkimler, beyaz tenli davacıların aleyhine karar vermezdi. Çünkü daha önceden onlar tarafından satın alınmış olurlardı.”

Pulitzer ödülüne aday

Kitap, ABD kamuoyunda yavaş yavaş ses getiriyor. Şimdiden “yılın kitabı” ve “Pulitzer” ödülüne layık olduğu hakkında basında yorumlar çıkmaya başladı.

Bitirirken; “dedelerinin yaptıklarından dolayı torunlarını sorumlu tutmak elbette akıl kârı değil. Tarihî hadiseler kendi tarihsellikleri içinde kalmalı ve yorumlanmalı.” Bunlara amenna. Ama bu ne kadar kirli de olsa maziyi bilmemeye, öğrenmemeye, gerçeklerle yüzleşememeye neden olmamalı. Hele hele örtbas etmeye asla! Çifte standarda da hakeza. Osmanlı’nın 1915 yılında verdiği Ermeni tehciri kararı ve sonrasında yaşananların konuşulduğu, incelendiği, senatolarda oylamaya sunulduğu, doktora tezlerine konu olduğu ölçüde Avrupa kökenli beyaz Amerikalıların Zencilere ve Kızılderililere yaptıklarını belgelere dayalı olarak konuşulmalı, yazılıp-çizilmeli.

Bir okur diyor ki, “İngiltere doğumluyum. On dokuz yıldır ABD’deyim. Zencilere yönelik yapılan şeyleri ilk defa bu kitapta duydum, irkildim.” “Haydi oradan, dünya gerçeklerinden bu kadar da kopuk yaşanmaz ki!” dediğinizi duyar gibiyim. Ne derseniz deyin, bu bir gerçek. Üzerinde yaşadığı topraklarda daha dün denebilecek bir zamanda cereyan etmiş böylesi hadiselerden habersiz, milyonları bulan bir nüfus var bu ülkede.

Douglas Blackmon’ın bu kitabı en azından bu açıdan işe yarayacak. Köleliğin hiç yok olmadığı, sadece isim değiştirdiği bir dünyada zevkle olmasa da ibretle okunacak bir kitap. Dünyaya at gözlüğü ile bakmayanlara tavsiye edilir.

Sayı: 32
Bölüm: Dünyadan

Read more...

12 Eki 2009

Sera Etkisi Nedir ve Nasıl Oluşur?

Havanın başlıca iki bileşeni olan oksijen ve azot gazları güneşin gözle görülebilen ışınlarını yansıtır ve bazı ışınları da soğurur (emer). Dünya yüzeyine ulaşabilen güneş ışınları yeryüzü tarafından soğurularak ısıya dönüştürülür. Atmosfere gelen ışınlar normalde atmosferde bulunan oksijen ve azot tarafından soğurulamaz. Ancak havada bulunan CO2 ve kloroflorokarbon gazları bu ışınların bir kısmını soğurarak atmosferden dışarı çıkmalarını engeller. Bu soğurma olayı atmosferin ısınmasına yol açar. Bunun sonucunda dünya güneşin altına park edilmiş bir arabanın içi gibi ısınır. İşte bu etkiye SERA ETKİSİ adı verilir. Atmosfer içerisindeki miktarlarının artması sonucunda sera etkisinde de artışa neden olan CO2 ve kloroflorokarbon gazları hava kirliliğine neden olan kirleticilerin başında gelmektedir. Sera etkisi dünya yüzeyinin ortalama sıcaklığını değiştireceği için uzun vadede iklimlerde değişiklikler, buzulların erimesi, mevsimlerin kayması ve tarım alanlarının verimsizleşmesi gibi çok ciddi sorunlara neden olabilir. Bu sorunlar son zamanlarda çok sık adı geçen KÜRESEL ISINMA nın sonuçlarıdır. Hava kirliliği; sera etkisi ve küresel ısınma nedenlerinin en başında gelenidir.

Hava kirliliği; canlıların yaşamını tehdit etmesi, insan sağlığına olumsuz etkileri, yeryüzündeki ekolojik dengeyi altüst etmesi, sera etkisini artırıcı etki göstermesi ve gezegenimizi küresel ısınma denilen geri dönüşü olmayan uçuruma sürüklemesi nedeni ile önlem alınması gereken, önlem alınmaz ise bu sonuçlar nedeni ile gezegenimizi ciddi anlamda tehdit eden en önemli konudur. Bilim çevrelerinde bu kötü gidişatın tek nedeninin insan olduğu konuşulmaktadır. Toplumdaki her bireyin hava kirliliği ve çevre konularında bilinçlendirilmesi gerekmektedir.

Read more...

Sağlık Nedir ve Sağlığın Önemi

Sağlık bireylerce farklı tanımlanır. Her topluma göre de hastalık ve sağlık kavramları değişkenlik gösterir. Toplumdaki insanların büyük kısmında var olan bir durum, o toplum için hastalık kabul edilmeyebilmektedir. Bir bölgede bağırsak paraziti birçok bireyde görülmekte ise bu durum hastalık sayılmayabilir. Sigara kullanan bir kişinin öksürük ve balgam şikayetleri, o kişi için normal algılanabilir. Şikayetlerinin gerçek nedeninin önemli bir hastalık olabileceğini düşünemeyebilir. Afrika;daki bazı yerli toplumlarda ;Doğuştan Kalça Çıkığı; hastalığı kundaklama alışkanlığına bağlı sık görülmekte ve o toplumlarda normal kabul edilmektedir. Ülkemizde, beslenme alışkanlıklarına ve hareketsiz yaşam tarzına bağlı olarak; hastalığı (şişmanlık) özellikle kadınlarda sık görülmektedir. Bu nedenle kolesterol yüksekliği, kalp-damar hastalıkları ve osteoartrit (eklemlerin kireçlenmesi) sıktır. Halkımız yanlış bir şekilde bu durumu normal karşılamakta veya önleyememektedir.

Hastalık ve sağlık kavramları yaşanılan topluma ve kültüre bağlı değişkenlik göstermesine rağmen insan her yerde insandır. Bu nedenle sağlığın evrensel bir tanımı olmalıdır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO-World Health Organization) sağlığı şu şekilde tanımlamaktadır: ;Sağlık, yalnızca hasta veya sakat olmamak değil, bedensel, ruhsal ve sosyal yönlerden tam bir iyilik halidir.; Bu tanım artık tüm dünya ülkeleri tarafından kabul edilmektedir.

İnsan bedeni temel olarak, canlılığın en küçük parçalarının, yani hücrelerin birleşmesinden oluşmaktadır. Hücreler birleşerek organları, organlar birleşerek sistemleri (dolaşım [kalp-damar] sistemi, sindirim sistemi, boşaltım [böbrek ve idrar yolları] sistemi, solunum sistemi, kas-iskelet sistemi, sinir sistemi, üreme sistemi) ve sistemler de birleşerek bedenimizi oluşturmaktadır. Canlılığın temeli olan hücrelerden başlamak üzere tüm vücudumuz mükemmel bir denge içerisinde çalışmaktadır. Bu denge herhangi bir şekilde bozulacak olursa hastalıklar ortaya çıkmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü;nün tanımına göre kişinin tam sağlıklı olabilmesi için bedenen hasta veya sakat olmaması yetmemektedir. Bu kişinin aynı zamanda ruhsal yönden de dengeli olması, sosyal yönden tam bir iyilik hali içinde olması gerekmektedir.

İnsanı diğer canlılardan ayıran özelliklerden birisi sosyal bir varlık oluşudur. İnsan yaşamın her anında çevresindeki kişilerle ve olaylarla ilgili, kaşıklıklı bir etkileşim içinde bulunur. Bu olayların sağlığımızı etkilediği bir gerçektir. Öyle ki, toplum hayatının etkileri sonucu oluşan bazı hastalıklar için sosyal hastalıklar deyimi kullanılmaktadır. Yoksulluk, eğitimsizlik gibi sosyal olgular bazı hastalıkların temelinde yatan olaylardır. Aynı şekilde yetersiz beslenme, gelişme geriliği, bulaşıcı hastalıklara yakalanma, kazalar, hatta doğuştan sakatlıkların ortaya çıkması sosyal ve kültürel faktörlerin sonucudur. Toplumdaki akraba evlilikleri ile doğuştan sakatlıklar arasında net bir ilişki bulunmaktadır. Trafik kazalarının önemli bir kısmına alkollü iken araç kullanma neden olmaktadır. İş kazalarının önemli kısmı eğitimsiz personelin emniyetsiz davranışlarından kaynaklanır.

Özetle, sağlık sosyal bir olaydır. Bu nedenle, sağlık olaylarından ve sağlıklı olmak için yapılması gereken çabalardan söz ederken, sağlığı etkileyen biyolojik ve fiziksel nedenlerin yanı sıra sosyal olayları da göz önünde bulundurmak zorundayız.

Tarihe bakacak olursak, ilk çağlarda hastalıkların kötü ruhlar, cinler, periler veya kötü niyetli bakışlar (nazar) nedeni ile meydana geldiğine inanılırdı. Bilimsel gelişmenin emekleme döneminde olan insanlar karşılaştıkları sağlık sorunlarını, sihir, mavi boncuk, büyü gibi araç ve uygulamalarla çözmeye çalışıyorlardı. Salgınlar ve depremler gibi toplumsal felaketlerde tapınaklara doluşurlar, ayin yaparlar, büyücülere konuşurlardı. Ne yazık ki günümüzde de bu gibi ilkel yaklaşımların kalıntıları eğitim düzeyi düşük kişiler arasında sürüp gidebilmektedir.

Daha sonraları bazı temel besin maddelerinin eksikliğinin önemli sağlık sorunlarına yol açtığı anlaşıldı. Önceleri, lanetlenmiş gemilerde çıktığı sanılan Skorbüt hastalığının, sadece kuru, konserve veya salamura yiyecek yenilmesi sonucunda C vitamini eksikliğinden kaynaklandığı anlaşıldı. Bunu, mikropların (bakterilerin) bulunması izledi. Birçok hastalığın sebebi mikroplardı. Daha sonra mikropların neden olduğu hastalıkların büyük çoğundan bağışıklanma (aşılama) ile korunabilmenin mümkün olduğu ortaya çıktı. Sanayileşmenin hızla artması, çevre kirliliği, hava kirliliği ve kimyasal atık sorunlarını birlikte getirdi. Artık çevre olayları daha geniş anlamda bir sağlık sorunu yaratıyordu. Sorunların çözümü için insanı çevresi ile bir bütün olarak ele almak gerekliydi. İnsanın doğal yaşam ortamı bozuldukça hastalıkların çeşitliliği ve sıklığı artış göstermekteydi. Sanayileşme ile Tıp Bilimi de ilerledi. Günümüzde artık birçok hastalığı tedavi edebiliyor ve önleyebiliyoruz. Aynı zamanda sanayileşme ve nüfus artışına bağlı olarak yeni hastalıklara sahip oluyoruz.

Günümüzde en önemli hastalıkların nadir veya tedavisi güç hastalıklar değil, toplumda en çok görülen, en çok sakat bırakan ve en çok öldüren hastalıklar olduğu anlaşılmıştır. Kişi ve toplumların sağlık düzeyini, sosyal ve ekonomik durumları belirler. Bu konu en küçük toplumsal birim olan aileden başlayarak bütün toplumun sorunudur. Temel olan hastalıkları tedavi etmek değil, hastalıkları önlemek için çalışmaktır. Sağlıkla ilgili harcamalar insan gücü yatırımıdır. Hastalanan ve ölen kişiler toplum için kayıptır. Toplumların en önemli zenginliği sağlıklı ve iyi yetişmiş insan gücüdür. Sağlık harcamaları bir yatırımdır. Üretim ve katkı gücü yüksek insan yaratmayı amaçlar.

#bu güzel yazı için sayın Dr.Gökhan Özdemir'e teşekkür ederiz..

Read more...

About This Blog

  © Blogger template Coozie by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP